Amour, 2012 yapımı.

Perdede 2 saat boyunca 80 yaşındaki iki insanın hayat ve ölümle mücadelesini izlemeye gönüllü azıcık insan olunca ve bu filmi sinemada izlemeliyim diye diretince salon bulmak fazlasıyla zor oldu koca İstanbul’da. Siz de haklısınız sinema salonu karteli; kitle İvedik istiyor, Türk insanı prototipi çizip aslında kimliklerine, kişiliklerine seri şekilde hakaret ettiği halde güldükleri Cem Yılmaz’ı istiyor. Bu denli yavaş akan ve insanın içini ezen bir filmi kime izlettireceksiniz?.. Küçücük salonu, cumartesi kalabalığında doldurmayı başaramamak her filme nasip olmuyordur muhtemelen.

Amour 40 yıldan uzun bir süreyi birlikte geçirmiş, aralarındaki bağdan şüphe etmenize neden olacak hiçbir ipucu vermeyen Anne ile Georges’in bir hastalık neticesinde yaşadıkları kısa bir zaman dilimini anlatıyor. Anlatıyor ama ezerek.

Nette Haneke’nin röportajı da dahil olmak üzere filmle ilgili pek çok kaynak var, okuma var. İzledikten sonra hepsini okudum. Güvercin de dahil, sembolik olduğu söylenen hiçbir detaya takılmayacağım bu sefer. Ütüsüz nevresimlerin içinde yattıklarını gördüğümü bile söylemeyeceğim. Çünkü ben bu filmden rahatsız oldum. “El iyisi” Eva’nın eve gelip göstermelik hezeyanlarını sergilemesinden, apartman görevlilerin bitmek bilmeyen konuşmalarından, hemşirelerin canını yaktığı Anne’nin inlemelerinden, Anne’nin hastalığı ilerledikçe Georges’e resmen eziyet etmeye başlamasından, dünyayı kendinden ibaret hale getirmesinden… Georges’un hikayelerinden bile. Ben sevemedim bu filmi. Beğenmedim değil, sevemedim. Öyle derli toplu ki, yaşadıkları ev bile öyle amaca hizmet eder şekilde dekore edilmiş, konumlandırılmış ki… Kitaplıktaki kitaplar bile alfabetik sıraya göre dizilmiş. “Bu neden burada?” dedirten hiçbir şey olmamasına rağmen, bütün duruluğuna rağmen sevemedim. Filmin içine giremedim, özdeşleşemedim iyi ya da kötü hiçbir karakterle. Sadece Eva… Bana pek çok insanı hatırlattı. Sevdiklerinin yaşadığı zorluklara mızıldanıp elle tutulur hiçbir şey yapmayan kitlenin varlığını bütün ağırlığı ve sevimsizliğiyle hatırlattı. Ama Anne ve Georges, muhtemelen katarakt nedeniyle donuklaşmış gözlerinden hiçbir bakışı yakalayamadığım iki karakter olarak sadece temiz, tertipli, eli yüzü düzgün bir film izlemiş olarak çıkardılar beni salondan. Sanırım ben “hissetmek” isteyenlerdenim. Ve yine sanırım bu hikayeyle özdeşleştirebileceğim kimsem yok benim, bana da çok yabancı bir dünya olduğu için belki de bu benim başarısızlığımdır diyerek huysuz puanlamamdan uzak tutuyorum Amour’u.

 

Kategoriler: Diğer

9 yorum

Leylak Dalı · 29 Ocak 2013 08:50 tarihinde

Olay bu zaten, iyi ki bu hikayeyle özdeşleştirebilecek kimsen yok. Benim vardı; annem ve kovalar dolusu gözyaşı akıttım, sanırım en çok ağladığım filmdi. O günkü ruh halim de etken miydi bilmiyorum ama bu denli hayatın içinden, sağda solda şahit olduğmuz bir olayı anlatan filmin beni bu kadar yere vurmasının bir sebebi olmalı. Belki de anlatımın duruluğuydu sebep. Bir de yaş canım, insanın önünde kalan yıllar geridekinden az olunca kafasının içine bir “acaba?” gelip yerleşiyor. Ürktüm ben, ilerde yaşanabileceklerden ürktüm. Kısacası beni yere serdi bu film. Ha bir de o gözleri katarakttan donuklaşmış Jean Louis’nin zımba gibi bir yakışıklıyken çevirdiği güzelim “Bir Kadın Bir Erkek” filmini izlemiş olunca daha bir farklı bakılıyor perdeye 🙂
Tanrı hepimizin canını kimseye muhtaç etmeden alsın dilerim…

coraline · 29 Ocak 2013 08:52 tarihinde

of ben de ben de.kesinlikle katılıyorum.

Bir Kadın · 29 Ocak 2013 09:09 tarihinde

Leylak Dalı Hanımcııım,

Sondaki dileğe katılıyorum sonuna kadar. Geri kalanlarla ilgili de diyecek hiçbir şeyim yok, tecrübemin olmadığı yerde susup dinlerim. Katarakt derken sadece gördüğümü söyledim bu arada, yaşlı oldukları için gözüme çirkin geldiklerini ima etmedim kesinlikle. Anne rolündeki Emmanuelle Riva’nın muhteşem saçlarına hayran oldum hatta. Bu arada Jean Louis Trintignant’ın kolu kırılmış bu film esnasında. Tanımıyordum ben, benim cahilliğim. Çok mu yakışıklıymış? Bir izleyeyim ben eskilerini. 🙂

Bir Kadın · 29 Ocak 2013 09:11 tarihinde

coraline,

Hadi Anna Karenina’ya gidelim. 🙂

Leylak Dalı · 29 Ocak 2013 09:14 tarihinde

Yok çirkin buldun diye söylemedim zaten, bu tamamen benim bakış açım, içimi acıttı adamın o hale gelmiş olması. O filmi izle çok hoş bir filmdir: “Bir Kadın Bir Erkek” şahane bir de melodisi vardır, duyunca mutlaka hatırlarsın.
Ay yorumumu tekrar okudum da biraz yüksekten olmuş galiba şekerimcim, niyetim o değildi. Sakın kendine yönelik algılama olur mu? Öpüyom seni…

Bir Kadın · 29 Ocak 2013 09:16 tarihinde

Ben hiiiiç öyle algılamadım, içiniz rahat olsun. 🙂 Filmi izleyeceğim mutlaka.

BAYKUŞ GÖZÜYLE... · 29 Ocak 2013 10:34 tarihinde

Beni de çok etkileyen bir film oldu bu, yakın zamanda hastalanan uzaklardaki teyzemle özdeşleştirdim ya, gerçi o olmasa da çok vurucu bir filmdi. Şu ana kadar sıralamamda bir numara…
Güzel ve keyifli günler dileklerimle:)

Bir Kadın · 29 Ocak 2013 14:44 tarihinde

BAYKUŞ GÖZÜYLE,

Haklısınız, bir filmi beğenmek için illa özdeşleştirmek gerekmiyor. Benim de en sevdiğim filmlerden biriydi, Mar Adentro. Boynundan aşağısı felç bir adamı canlandırıyordu Javier Bardem, içim dışıma çıkmıştı ağlayacağım diye o filmi izlerken hasta ya da engelli bir tanıdığım olmamasına rağmen. Amour’da benim hissedemediğim şeyi sizler hissettiğinize göre kabul ediyorum, arıza bende. 🙂

Yusuf Kaan Kır · 25 Ocak 2016 12:10 tarihinde

Ben bu filmi hem çok beğendim, hem de çok sevdim. İnsanın derinliklerine inebilen bunu yaparken de doğallığı kaybetmeyen her yapıt etkileyici olmayı başarıyor. Puanım saklı kalsın. Bazı filmleri puanlamaya kıyamazsınız.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir